Türkçe

“Ekmek ve Güller” – Enternasyonal Manifesto

Bu manifesto 5 dilde ve işçilerin, ev kadınlarının, üniversite ve lise öğrencilerinin oluşturduğu kadın örgütü “Pan y Rosas“ (Ekmek ve Güller)’in aktif olduğu 11 ülkede eşzamanlı olarak yayınlanmaktadır.

“Ekmek ve Güller” – Enternasyonal Manifesto

8 Mart 2017, Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde tüm dünya çapında sokağa çıkıp, grev ve eylemlere katılıyoruz. Ortak sloganımız #InternationalWomensStrike (#EnternasyonelKadınGrevi).

Kadınlar Günü’nün sloganı gökten düşmedi: kadınların Arjantin, Şili, Meksika, İtalya gibi ülkelerdeki cinsiyetçi şiddete ve kadın cinayetlerine karşı kitlesel eylemlerinden, Polonya, İrlanda, Güney Kore gibi ülkelerdeki kürtaj ve ev-içi emek hakları için verilen mücadeleden, Fransa ve İzlanda gibi ülkelerdeki kadın-erkek arasındaki ücret eşitsizliğine karşı yürütülen mücadeleden ve aynı  zamanda da ABD’ye yeni başkan seçilen Donald Trump’ın kadın düşmanlığına karşı örgütlenen eylemleriden doğdu. Trump’a karşı yalnızca farklı ABD eyaletlerinde değil, Londra, Barselona, Berlin, Amsterdam, Budapeşte veya Floransa gibi Avrupa kentlerinde de kitleler sokağa çıktı. Kadınların bu mücadeleleri, aynı zamanda güncel kapitalist krize karşı direnişi temsil ediyor. Egemen sınıf ve hükümetler krizin tüm yükünü işçilerin sırtına yüklemeye çalışıyor ve bunu da çoğunluğu kadın olan işçi sınıfının ve yoksulların yaşam koşullarına saldırarak yapıyor.

Bu 8 Mart aynı zamanda, 1917 Dünya Kadınlar Günün’de kadın tekstil işçilerinin St. Petersburg’da greve gitmeleri üzerine başlayan Rus Devrimi’nin 100. yılına denk düşüyor. Kadın tekstil işçileri, işçi sınıfının ekim ayında iktidarı ele geçimesiyle devrimin  tepe noktasına gelinene kadar toplumun diğer branş ve sektörlerini beraberinde sürükledi.

Dünyanın birçok bölgesinde, 100 yıl sonra bile hala uğruna mücadele ettiğimiz hak ve özgürlükleri yalnızca aylar içerisinde kazanan bir devrim.

Biz bu manifestoyu imzalayan kadınlar  bu geleneği savunuyoruz. Bize göre bu gelenek kurtuluşumuz için hiç olmadığı kadar önemli. İnanıyoruz ki, ancak milyonlarca insanın sömürüsüne ve ezilmesine dayanan bu toplumu tüm kalıntılarıyla birlikte ortadan kaldırıp, küllerinden yeni sosyalist bir toplum inşa ettiğimizde özgürlüğümüze ulaşacağız.

Ekmek ve Güller, Mart 2017.

Arjantin, Bolivya, Brezilya, Şili, Almanya, Fransa, Meksika, İspanya, Uruguay, ABD, Venezuella

Sınıf savaşımları tarihi aynı zamanda kadın mücadeleleri tarihidir

Şuan dünya çapında meydana gelen kadın eylemleri yeni bir fenomen değil. Yüzyıllardır kadınlar olarak kendimizi ataerkil toplumun dayattığı ayrımcılığa, ezilmeye ve eşitsizliğe karşı savunuyoruz, tıpkı egemen sınıfların diğer baskı ve sömürü biçimlerine karşı kendimizi savunduğumuz gibi. Avrupalı köylü kadınlar yüzyıllar boyunca ailelerini açlık ve sefalete mahkum eden yiyecek kıtlığı, yüksek un ve ekmek fiyatlarına karşı baş kaldırdılar. Latin Amerika sömürgeci baskıya karşı gelen cesur yerli kadınların hikayeleriyle doludur. 1789 Fransız Devrimi sırasında kadınlar, kendi haklarını tanımayan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni reddetiler. Bu sırada başını kadınların çektiği kitleler Paris’in fakir semtlerinden Versay’a doğru Kral’ın önünde kötü yaşam koşullarına karşı protesto etmek için yürüyüşe geçti. Ve hemen hemen 100 yıl sonra fakir Paris halkının kadınları 1871 Paris Komünü’nün barikatlarında kahramanca savaştı. Barikatlarda tarihin gördüğü ve kendilerini de eşit haklara kavuşturan ilk işçi hükümetini korudular. Bu yüzden silahlanmış birlikler halinde Fransız burjuvazisinin kanlı baskınına kadar savaştılar. Fransız burjuvazisi intikamını sürgün ve kurşuna dizmelerle alacaktı.

1914 Birinci Dünya Savaşı öncesinde binlerce kadın İngiltere, Fransa ve diğer ülkelerde seçme ve seçilme hakkı için harekete geçti. ABD’de bu “Süfrajet”lerin çoğu aynı zamanda köleliğin yasaklanması için de mücadele verdi. Latin Amerika ve Karayip ülkelerinde kadınlar yüksek öğrenime giriş ve men edildikleri tüm vatandaşlık hakları için mücadele ettiler. Talepleri çoğunlukla dönemin sosyalist partileri tarafından kabul edildi ve programlarına alındı. Avrupa’da savaş sırasında askerlerin cepheye gönderilmesini engellemeye çalışanlar yine kadın işçilerdi. İsyan ve ayaklanmalarla trenleri durdurdular, silah ve mühimmat üretimini sabote ettiler. Savaş imalatının neden olduğu düşük beslenme ve yiyecek kıtlığına karşı protestolarda en ön saflardaydılar.

Rusya’da 1917 Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde St. Petersburg’lu tekstil işçileri de greve giderek savaş karşıtı bu geleneğe katıldılar. “Ekmek, Barış, Kahrolsun Otokrasi!” diye haykırdılar. Böylece bilincinde olmadan kadınlar arasında en çok ezilenlenler ve proleteryanın en çok sömürülenleri işçi hareketi tarihinin en büyük devrimci sürecinin kapısını araladılar: Rus Devrimi. Lenin ve Troçki’nin Bolşevik partisi tarafından yürütülen bu devrim, Çar rejimini düşürecek, bir kaç ay sonra da işçi meclislerine dayanan bir işçi hükümetini kuracaktı. Tam 100 yıl önce, Rus kadınları proleter devrim ile günümüzde kapitalist demokrasilerin büyük çoğunluğunda uğruna hala mücadele verdiğimiz haklara kavuştular. Bunlar arasında kürtaj hakkı gibi temel haklar da mevcuttu.

Tarih kahramanlıklar, milyonlarca ismi bilinmeyen – ve bazı ismi tarihe kazınmış – kadının fedakarlığı ve cesareti ile doludur: Bolivyalı cesur Aymara savaşçısı Bartolina Sisa, Şilili sosyalist kadın işçilerinden Teresa Flores veya Arjantinli Coralina Muzzilli, Meksika Devrimi Generali Amelia Robles, ABD’li işçi örgütçüsü Mother Jones, Fransız-Perulu feminist ve sosyalist Flora Tristan, Komüncü Elisabeth Dmitrieff ve Louise Michel, Avrupalı enternasyonalist devrimcilerden Clara Zetkin veya Nadeschda Krupskaha, Stalinizme karşı mücadele eden Rus muhalif Nadeschda Joffe, ABD’li Marvel Scholl ve Clara Dunne, Brezilyalı Patrícia Galvao veya Çinli Pen Pi Lan. Hepsi – belki bugünki anlamıyla – feminist değildiler, ancak ezilmeye karşı geldiler ve sömürülenlerle birlikte hakları ve kurtuluşları için, örgütlenmek için mücadele ettiler. Hepsinin bizim şuan temsil ettiğimiz gibi bir devrimci sosyalist perspektifi de yoktu. Ancak hepsi bugün “Ekmek ve Güller” olarak mücadelelerinden öğrendiğimiz kadınlar.

Kendimizi Rosa Luxemburg gibi kadınların geleneğinin mirasçısı olarak görüyoruz. Rosa Luxemburg müthiş engellerin üstesinden gelmiştir ve hayatı bizlere hem bir kadın ve hem de mülteci olarak ezilmenin mücadele için bir mutlak engel olmadığını gösteriyor. Çünkü Rosa Luxemburg güçlü bir inanca, özveriye ve cesarete sahip bir kadın olarak kendini dünya proleteryasının en büyük devrimci önderlerinden biri haline getirmiştir.

Daha fazla hak, daha fazla eşitsizlik – çelişkili bir miras

Son 50 yılda batılı ülkelerde – özellikle merkez ülkelerde ve büyük metropollerde – yaşayan kadınların büyük çoğunluğunun yaşamında yüz yıl önce hayal edilemeyecek bir değişim yaşandı.(1) Birkaç onyıl içinde kadın mücadeleleri kitlesel düzeyde eğitime erişim, demokratik haklar ve kamu alanında pozisyonlar kazandırdı. Biz kadınlar, kendimizi hukuki olarak babanın ve kocanın ataerkil vesayetinden bağımsız hale getirdik. Hayatımız, cinsiyetimiz ve bedenimizle ilgili kendimiz karar vermek için mücadele ettik.

Kadın özgürleşmesi için sürdürülen tarihsel mücadele çizgisel bir süreç değil. Yani, adım adım sürekli ilerleme katetmiyor ve kesinlikle tüm kadınları barındırmıyor. Ancak bahsettiğimiz gelişmelerin etki alanı o kadar büyük ki, kapitalistler bile onları kabul etmek zorunda kalıyor. Kendi ultra-gerici politikalarını uygulatmak için, Almanya’da Angela Merkel veya Büyük Britanya’da Theresa May gibi kadınları hükümetin tepesine koyuyor. Geçtiğimiz onyıllarda kadınların nüfuzlu pozisyonlara gelmelerinin önündeki hukuki engellerin kaldırıldığını söyleyebiliriz (Vatikan’daki kutsal sandalye hariç). Bu durum Rosa Luxemburg gibi Alman emperyalizmine karşı savaşan devrimci sosyalistlerin döneminden çok farklı. O zamanlar kadınlar, lise öğrencileri ve çıraklar politik örgütlere üye olamazlardı veya yalnızca politika konuşulan toplantılara katılabilirlerdi.

Bugünki kadın haklarının birçoğu kadınların 1960 ve 70’lerdeki mücadeleleri sonucu elde edildi. Kadınlar “Özel olan politiktir” sloganını aldılar ve onu bir mücadele programı haline getirdiler. Bu dönemde radikal feminizmin farklı akımları dünyaya kadınların erkeklere karşı olan politik, ekonomik, sosyal, kültürel ve cinsel eşitsizliklerinin her bir kadın ve erkeğin özelinde bireysel ilişkilerle sınırlı bir kişisel problem olmadığını haykırdılar. Bunun yerine sayısız kez bireysel yazgılarda tekrarlanan bir olgu (model) vardı. Bu, tekil tecrübelerin diyalektik olarak gerçekte yapısal bir özelliği barındırdığını gösteriyordu. “Doğal” (kendiliğinden) olarak saptanan şey, aslında karmaşık sosyo-tarihsel süreçlerin kristalleşmesiydi.(2)

Altmış ve yetmişli yıllarda yalnızca ataerkillik değil, sömürgecilik, ırkçılık ve heteroseksizm gibi iktidar sistemleri de sorgulandı. Bu, kapitalist sömürüye ve Doğu Avrupa işçi devletlerinde Stalinist bürokrasi altında meydana gelen ezilmeye karşı ayaklanan kitlelerin sosyal ve politik olarak şiddetli bir biçimde radikalleştiği bir süreçte meydana geldi.
Milyonlarca kadının hayat koşullarındaki dönüşüm önceki kuşakların yaşam standartlarıyla karşılaştırıldığında “devrimci” gözükebilir. Ancak kapitalizmin sınırları içinde elde edilen bu hakların ne ataerkil ezilmeyi ne de kapitalist sömürüyü ortadan kaldırdığı açıktır. Milyonlarca insan aynı eskiden olduğu gibi ücretli köleliğe mahkum, açlığın, savaşın, çevre kirliliğinin, sel baskınlarının, kuraklığın ve sefaletin barbarlığına tabidir. Bugün aşırı yoksulluk altında yaşayan bir milyarı aşkın insanın yüzde 70’i kadınlar ve kız çocuklarıdır.
Kadın hakları mücadelesinde elde edilen kazanımların tarihi en acımasız ezilmelerin istatistikleriyle yan yana duruyor: Örneğin her yıl 1,5 ile 3 milyon arası kadın ve kız çocuğu cinsel şiddetin kurbanı oluyor. Muazzam bilimsel ve teknolojik gelişmelere rağmen her yıl dünya çapında 500.000 kadın hamilelik ve doğum sırasındaki komplikasyonlar sebebiyle ölürken, her gün 500 kadın da emniyetsiz ve illegalleştirilmiş kürtaj sebebiyle olüyor. Fuhuş kendini çok büyük ve karlı bir endüstri haline getirdi ve bu da aynı zamanda insan ticaret ağının da genişlemesine sebep oldu. 960 milyon okuma-yazma bilmeyen insanın yüzde 70’i kadınlar ve kız çocukları. Emeğin “feminenleştirilmesi” de devam ediyor. Biz, kadınlar dünyadaki iş gücünün yüzde 40’ını oluşturuyoruz, yarımız da güvencesiz-preker işlerde çalışıyor. Bunun üstüne bir de ev işinin yarattığı iki kat iş günü omuzlarımıza biniyor.

Son zamanlarda farklı batı ülkelerinde sağ bir politik baskı gözlemledik. Bu baskı ile kazanılmış haklar tekrar saldırıya uğramakta. Örneğin ABD başkanı Donald Trump kararlı bir şekilde kürtaj hakkına karşı çıkıyor. Böylelikle Trump, Demokrat Parti Barack Obama önderliğinde Beyaz Saray’da konumlandığında bazı eyalet hükümetlerinin başlattığı saldırıları derinleştiriyor. Avrupa’da son yıllarda sağcılar ve katolik köktendinciler tarafından sadece kürtaj hakkı ile sınırlı kalmayan, bilakis eşit evliliği ve diğer demokratik hakları hedef alan gerici kitlesel seferberlikler örgütleniyor.

Bu durumun başlıca sebebi 1960 ve 70’li yıllarda ortaya çıkan radikalleşme ve sınıf mücadelesi çağının feminizm gibi sosyal hareketlerin yenilgileri veya başka yöne yönelmeleri ile sona ermesine dayanıyor.  Bugün “neoliberalizm“ olarak adlandırılan durum, 70’li yıllarda sermayenin iktidarını sarsan grev, seferberlik ve devrimci süreç dalgalarına karşı kapitalizmin fanatik bir cevabıydı.

Gerek siyasi gerekse sendikal reformist önderliklerin ihanetçi çizgisi sayesinde doğuda ve batıda kapitalizm kendi krizlerinde hayatta kalmayı ve milyonlarca insanı işsizliğe sürükleyen ekonomik planını diretmeyi başardı. İşçi sınıfı parçalandı ve kökeninden koparıldı. Onun yerine bireyselciliğin değerleri ve “her koyun kendi bacağından asılır“ mottosu yerleşti. Fakat bu yenilgiyi dikte etmek için salt sömürülen sınıfların hain önderlikleri ile egemen sınıfların iş birliği yeterli değildi. Onlar erkek egemen, heteroseksist, ırkçı ve kolonyalist kapitalizmi sorgulayan sosyal hareketlerin en keskin muhaliflerini asimile etmek, yandaşlaştırmak ve kısıtlamak mecburiyetindeydiler. 70’li yıllarda kazanılmış haklar egemen sınıfların yeni güç dengelerini tanımasını kısmi olarak sağladı. Bunlar gerek hoşnutsuzluğa gerekse iş gücünün giderek feminenleşmesine bir cevap çabasıydı. Kapitalizm giderek daha çok kadını üretim sürecine dahil ederek kendisi için gerekli olan iş gücü kitlesini büyütmeye çabaladı. Böylelikle işçiler arasındaki rekabeti arttırdı ve işçi sınıfının tarihsel kazanımlarına saldırdı. (Bu strateji erken kapitalizm döneminden beri bilinir. Bu dönemde sermaye “yedek sanayi ordusu“ kurarak maaşları düşürmüş, işçi sınıfının saflarını erkek ve kadın, yerli ve göçmen olarak bölmüştür.)

Ortak mücadelenin uzun tarihini nihai olarak işçi sınıfı ile sosyal hareketler arasındaki bölünme takip etmiştir. Feminizm sermaye tarafından dikte edilen ve kadınlar için sefalet ve haksızlık anlamına gelen sosyal düzene karşı mücadeleden vazgeçmiştir. Devrimci perspektifin yoksunluğu ve önderliğinin ihanetleri işçi sınıfını korporativizme çekmiştir. (3)

Henüz 20. yüzyılın başlarında kendi kurtuluşu için mücadele eden kadınlar Sovyetler Birliği’nin işçi devletinden ilham alıyorlardı. 80’lerin muhafazakar restorasyon yıllarında, “reel sosyalizmin“ geçmişine oranla sadece yozlaşmış halini yansıttığı dönemde kadın hareketinde de sosyalist karakter tarih oldu. Kadın hareketi orada var olan egemenliğe karşı her türlü direniş çabasının egemenliğin yeni ve korkunç biçimleri ve son kertede kadınların dışlanmasını doğurduğu ön yargısının tasdiklendiğini gördü. Zira Stalinizm aile düzenini yeniden inşaa etmeyi ve kadına eş, anne ve ev kadını rolünü biçmeyi kendisine görev addetti. Kürtaj hakkı kaldırıldı, fuhuş Çarlık zamanındaki gibi suç haline getirildi, ev-içi (reprodüksiyon) emeğinin kollektifleştirilme siyaseti olan kamusal çamaşırhaneler, kantinler ve sosyal konutlardan kısmi olarak veya tamamen vazgeçildi. Partinin kadın kurumları lağvedildi. Bunlar Stalinist bürokrasinin 1917 Rus devriminin cesur adımlarını yok eden bir kaç yaptırımlarından sadece bir kaçı.

1970’li yıllardaki kitlesel radikalleşmenin yenilgisi kapitalizmin asla yenilemeyeceği görüşünü hakim kıldı. Bununla birlikte sömürülen ve ezinlerin hayat koşullarının radikal değişimini içeren her perspektif ütopik olarak tanımlandı. Bu dönemde kazanılan haklar tabii ki kısmi “zafer“ anlamına geliyordu. Lakin bunlar belirli ülkelerdeki bazı toplumsal sektörler ile sınırlı olan gelişmelerdir. Onun haricinde bu haklar siyasi konjonktür tarafından ortadan kaldırılma tehlikesi içindedir. Fakat vurgulamak istediğimiz, bu başarıların diğer yüzünün yaşadığımız derin mağlubiyete temel oluşturmasıdır. Bu kendini “neoliberalizm“ olarak tanımlayan olgu sermaye için zaruriydi. Bu süreçte toplumun genelinde ve feminizmde bir değişim yaşandı: Toplumun radikal olarak değişimini ele alan düşünce kitlelerin bilinçlerinden ayrıldı ve kurtuluş uğruna verilen mücadeleden feragat edildi. Onun yerine feminizme kapitalist demokrasilerde reformlar yoluyla hakların kademeli olarak genişlemesi stratejisi yerleşti. Bu ütopik düşünceye göre sistemin değişimi “içerden“ gerçekleştirilecekti. Radikal kapitalizm eleştirisi vatandaşlık haklarını genişletme çabasına dönüştü. Bu arada çürümüş burjuva demokrasileri kitlelerin maruz kaldığı haksızlığı gidermek için iyileştirmeler yapacak durumda değildi. Bu sosyal hareketler her ne kadar kapitalist üretim ilişkilerine dayanan kültürel, sosyal ve ahlaki düzeni eleştirseler de, bu eleştiriler insan iş gücünün sömürülmesine dayanan ekonomik düzenin eleştirisinden ayrı bir şekilde gerçekleşti. Kültürel, sosyal ve ahlaki düzeni ayakta tutan ekonomik düzen böylelikle sorgulanmaz oldu.

Bu durum feminizm içindeki hegemonyal akımların neoliberalizm yıllarında mücadelelerini sadece “demokratik devlet“ içinde hakların tanınması ile sınırlı tutulmasına izin verdi. Fakat bu devlet tarafsız değil, kapitalisttir. Bu devlet parazit azınlık olan egemen sınıfın şiddet yoluyla milyonlarca insanın emeğini sömürmesinin garantisidir. Burjuva devleti sömürülenlere karşı özel mülkiyetin şiddet tekelinin uygulamalarıyla korunmasına dayanır. Böyle bir devletten kadınlara karşı yapılan haksızlığın tanınması ve suçluların yargılanması bekleniyor.

Yaşadığımız çağda hali hazırda evlilik içindeki tecavüzün kocanın hakkı değil, bilakis şiddet olduğu kabul ediliyor. Cinsel tacizin kültürel alışkanlık değil de, şiddet olduğu, sokakta cinsel sataşmanın zararsız ve önemsiz bir şey değil de, şiddet olduğu kabul ediliyor. Lakin bu paradoksal bir durum açığa çıkarmakta: Bizler devletten ve onun yargı sisteminden bu biçimlerin kadına karşı şiddet olarak tanımasını içeren taleplerle amaçladığımızın aksine başka bir yere vardık. Her ne kadar erkek egemen düzenin bize dayattığı acının görünür olmasını sağlasak ve daha önce sahip olmadığımız dava açılabilir haklara ulaşsak da, bu süreç sırasında ataerkil şiddet cezai yollarla resmileştirilen bireysel bir soruna indirgendi.

Onyıllarca kadına karşı şiddetin doğal olarak görülmemesi için mücadele ettik. Böylelikle cinsiyetçiliğin sınıfsal toplumlarda yapısal olarak yer aldığını ve ataerkilliğin bizim yaşamımıza ve ilişkilerimize müdahale eden bir sistem olduğunu açıklamaya çalıştık. Hali hazırda ise bazı bireylerin en aşırı, iğrenç ve ölümcül şiddet eylemlerinin ön plana çıktığı ve bu arada ataerkil kapitalist toplumun devleti ve kurumlarının bütün sorumluluklardan muaf olduğu, kusursuz göründüğü ve cezalandırma yetkisinin güçlendiği bir sonuçla karşı karşıyayız. Ataerkil kapitalizm karşımızda durup ve şunları söylüyor: “Kapitalist demokrasiler sana yasa önünde eşit hakları verdi. Bu durumda kurtuluş senin kendi başına bireysel sorumluluğa sahip olduğun bir sorundur.“ Bu arada muhafazakar sağ, liberal bireyselciliğin bir varyasyonu olarak kendi “feminizmini“ geliştirdi: Söz konusu bireysel haklar olduğunda, ev kadını olma ve “kocasıyla ve ailesiyle ilgilenme“ veya “mesleki kariyerden çocuğun eğitimiyle ilgilenmek dolayısıyla feragat etme hakkı“ da talep edilebilirdi.

Liberal feminizm sağdan gelen bu türlü saldırılara karşı cevap verecek durumda değildir. Zira o kendi bireyselcilik kapanında kısılmıştır. Trump’ın zaferi ve ona bağlı tartışmaların etkisi dolayısıyla da yeniden ortaya çıkan dünya çapındaki kitlesel kadın eylemleri liberal feminizmin krizini açıklıyor. Bazı ABD’li feministler bunu Demokrat Parti’den Hillary Clinton gibi siyasetçilerin savunduğu “şirketçi feminizm“ olarak tanımlıyor. Sadece, kitlesel bir siyasi hareket olmayı hedefleyen, daha fazla hak ve demokratik özgürlük için verilen mücadeleyi sömürü ve sefalet rejimine karşı isyan ile birleştirebilen ve özellikle kapitalizmi devirmeyi hedefleyen bir feminizm kurtuluşçu olabilir.

Reform ve Cezanın gerici Ütopyası

Kapitalist demokrasilerin çoğunun kurumlarında ve ceza hukukunda cinsiyetçiliğin kurbanları olarak tanınıyoruz artık. Ve gerçekten de biz kadınlar halen sokakta, okulda, işyerinde ve evde cinselleştirilmiş şiddetin, cinsel sataşmanın, cinsel tacizin, tecavüzlerin kurbanı durumundayız. Bizler katlanılamayacak boyuta varan, sağlığımız ve hayatımıza mal olan bir sömürünün kurbanı durumundayız. Bizler savaşların kollateral kurbanlarıyız. Ve bizler kadın cinayetlerinin kurbanlarıyız.

Fakat ataerkillik aynı zamanda bizlerin kendimizi güçsüz olarak görmemize ve güçsüz olarak görülmemize dayanıyor. Bizleri güçsüz kurbanlar yapıyor.(4) Bu durumda bizler yaşadığımız baskıyı temelden dağıtamayız. Buna göre sözümona sadece bireysel yollardan devletin (keza bireysel yollarla) suçluları cezalandırmasını talep etmeliyiz. Dolayısıyla bizler güncel siyasi sağ aracılığıyla dünya çapında yükselen bu cezalandırıcı mantığı benimsemeye zorlanıyoruz. Bizlere içinde bulunduğumuz bağımlılığı meşrulaştıran ve garanti eden bu sosyal rejimin kurumlarına güvenmemiz gerektiği söyleniyor. Devlete dedikleri gibi kör güven ile bağlı olmak için, hatıralarımızdan birçok mücadeleci kadın neslinin yürüttüğü mücadelelerin silinmesi gerekir. Bizlerle beraber kapitalist sömürünün zincirlerini taşıyan erkeklere karşı bize kin besletmeleri gerekir. Dünya genelinde sermaye tarafından sömürülen ve ezilen kadınların dayanışma ipini koparmak gerekir. Son olarak da insanlığının çoğunluğunun içinde bulunduğu ve halen yaşadığı küçük düşürücü ve rezil koşullara karşı olan nefretin hatıramızdan silinmesi gerekir. Zira düzene karşı olan bu nefret tarih boyunca her daim mücadele iradesi ve mücadeleler meydana getirmiştir.

Biz Ekmek ve Güller‚den (Pan y Rosas) kadınlar olarak sistemin bize dayattığı güçsüz kurban kimliğini reddediyoruz. Bizleri ve bütün gezegendeki milyonlarca insanı kurban yapan bu çürümüş sosyal düzene karşı üretken bir nefreti tercih ediyoruz. Bu, tarih boyunca sürekli kölelerin isyanını kıvılcım gibi tutuşturan sosyal bir nefrettir. 19. yüzyılın sonlarına doğru Paris komüncüsü Louise Michel: “Etrafında olan herşeyden iğrenen ve eski dünyaya yaslanmayı reddeden kadınlara dikkat edin. İşte o gün yeni bir dünya doğacaktır.“ demiştir. Ekmek ve Güller‚den kadınlar olarak bizler bu yeni dünya için mücadele ediyoruz. Bütün insanlığın ve daha çok kadınların ellerini bağlayan bu zincirlerden kurtulmuş bir dünya için.

Ekmek ve Gül hakkımız: Rica etmiyoruz, talep ediyoruz!

Ekmek ve Güller; Arjantin, Bolivya, Brezilya, Şili, Almanya, Fransa, Meksika, Uruguay, Venezuela, ABD ve İspanya’daki kadınların enternasyonalist bir örgütlenmesidir. Bizler Troçkist Fraksiyon – Dördüncü Enternasyonal’in üyesiyiz.(5) Bağımsız kadın işçiler ve kadın öğrencilerle birlikte Amerikalı sosyalist Louise Kneeland’ın 1914’te söylediği düşüncesini paylaşıyoruz: “Sosyalist olan ve feminist olmayan birinin ileriyi görüşü eksiktir. Fakat feminist olan ve sosyalist olmayan kişinin stratejisi yoktur.“ Bu demektir ki, yalnızca bu sömürü düzenini bitirecek sosyal devrim, kadınların özgürleşmesi için gerekli zemini hazırlayabilir. Politik programımızın başlıca noktalarını sunuyoruz.

¡Ni una menos! (6)

Ekmek ve Güller’den kadınlar olarak biz, kadınların demokratik özgürlüğü ve hakları için olan mücadelenin en ön sırasında duruyoruz. Aynı şekilde işçi sınıfı içindeki, hakim sınıf tarafından, hem burjuva kurumları hem de işçiler içindeki sendika bürokrasisi gibi ajanlar aracılığıyla ekilmiş cinsiyetçi ön yargılarla da mücadele ediyoruz. Diğer sol akımların aksine, hak mücadelemizin Stalinizm ve diğer tüm popüler akımlarda söylendiği üzere “devrimden sonraki“ veya “iktidarın ele geçirmemizden sonraki“ zamana ertelememiz gerektiğini düşünmüyoruz. Biz, sömürüsüz ve baskısız bir sistem için verdiğimiz mücadele içinde kadın mücadelesini olabilecek en iyi yaşam koşulları ve temel demokratik haklar için henüz bu sistemin içinde de yürütmenin kaçınılmaz görevimiz olduğuna inanıyoruz. Bu gündelik politik pratiğimizin bir parçasıdır. Diğer Troçkist partilerle birlikte Solun ve İşçilerin Cephesi’nin (FIT – Frente de Izquierda y de los Trabajadores) parçası olduğumuz Arjantin gibi ülkelerde, ulusal kongre ve vilayet meclislerinde bile sandalyemiz var. Buralardaki yoldaşlarımız, meclis yerlerinden bir kürsü ve kadınların hakları için mücadelesinde bir mihenktaşı oluşturmalarıyla biliniyorlar.

Kadınların kendi hakları için bağımsız örgütlenmesinin işçi sınıfının birliği için „tehdit oluşturduğunu“ ifade eden popüler akımların görüşüne de katılmıyoruz. Tam tersine, bir kadın sınıf kardeşleri tarafından aşağılandığı, ayrımcılığa uğradığı veya tecavüze uğradığı zaman işçi sınıfının zayıflayacağını düşünüyoruz. Fakat kadın işçiler hakları için olan mücadelelerini kendi ellerine aldıkları zaman, işçi sınıfı sömürenlere karşı olan direnişlerinde toptan güçlenecektir. Bizi bölen cinsiyetçiliğe karşı mücadelemiz değil, bilakis kadın düşmanı, cinsiyetçi, homofobik, yabancı düşmanı, ırkçı ve milliyetçi ön yargıları alevlendirerek ezilenleri bölen egemen sınıftır.

Kadına karşı şiddet çok yaygın, özellikle kız çocuklarına ve genç kadınlara karşı. Psikolojik, fiziksel, cinselleştirilmiş şiddet ve iş yerinde şiddetin yanına dünyadaki birçok ülkede genç kadınların ana ölüm nedenlerinden biri olan kadın cinayetleri de ekleniyor. Bu suçun çoğunluğundan kurbana yakın olan erkekler sorumlu. Kadın cinayetleri kökleri ataerkil toplumda olan ve kapitalist devletler ve egemenlik rejiminin kurumları tarafından yeniden üretilen ve meşrulaştırılan şiddet zincirinin son – ve ölümcül – halkasıdır.

Bu yüzden haykırıyoruz: Kadına şiddete son! Bir kişi daha eksilmeyeceğiz! Yaşamak istiyoruz! Hükümetlerden cinsiyetçi şiddetin sonuçlarının azaltılması ve kurbanlar için sığınma yerleri, önceki maaş miktarında ücretli izin hakkı, bir aile geliri yüksekliğinde işsizlik yardımı, ev için faizsiz kredi erişimi gibi kadın cinayetlerinin engellenmesi için tüm gerekli önlemlerin uygulanmasını talep ediyoruz.

Diyoruz ki: Birimize saldırdığınızda, binler olarak örgütleniriz. Bu sebepledir ki iş yerlerinde, her üniversite ve okuda, semtlerde kadın komisyonları kuruyoruz. Devletten ve kapitalist rejimin politik partilerinden bağımsız olan kadın mücadele hareketlerinin örgütlenmesini ilerletelim. Bu, cinsiyetçi şiddetle yüzleşmek ve onu durdurmak için biz kadınlara kalan tek seçenektir.

Serbest, güvenli ve ücretsiz kürtaj hakkı

Birçok ülkede biz kadınlar hamileliğimizle ilgili kendimiz karar vermekte özgür değiliz. Kürtaj yasakları gizli, yasadışı ve güvenilir olmayan koşullarda yapılan kürtajlara sebep oluyor. Bu sebeplerle genelde yoksul kadınlar ölüyor. Bu dramatik durumdan sağ kurtulacak kadar şanslı olanlar ise, iyileşmesi mümkün olmayan sağlık sorunlarıyla karşı karşıya kalıyor. Hijyenik koşullarda ve uygun tıbbi personel tarafından yapılan serbest ve ücretsiz kürtaj hakkımız olmamasına rağmen, doğum kontrol yöntemlerine erişim hala sınırlı.

Ama çocuklarımız, iş yerlerinde ve fabrikalarda çocuk yuvalarını hazır bulundurmayan patronlar için “rahatsızlık“ yaratırken, patronlar sosyal ödenekleri karşılamayı reddediyor veya hamile kadınları işten çıkarıyorlar. Bir şey bizim için açıktır ki: Bize aile, devlet, kilise ve eğitim sistemi tarafından söylenen, anne olmadığımız takdirde gerçek kadınlar olmadığımızdır.

Bu sebeple iş yerleri ve fabrikalarda günde 24 saat ücreti patronlar ve devlet tarafından ödenen ücretsiz çocuk yuvaları talep ediyoruz. Hamile işçiler ve anneler için tam hak istiyoruz. Karar vermek için bilgilenme dersleri, kürtaj olmamak için ücretsiz doğum kontrol yöntemleri, ölmemek için de yasal güvenli ve ücretsiz kürtaj için mücadele ediyoruz. Devlet ve dinin birbirinden tamamen ayrılmasını talep ediyoruz.

İşçilerin önünü açın!

İş gücünün giderek feminenleşmesi – her şeyden önce en güvencesiz, en az nitelikli ve en kötü ücret ödenen sektörlerde – ve keskin eşitsizliğin korunması kadınlara yapılan baskıları derinleştiriyor. Çalışan kadınlar, erkeklerden daha az ücret aldıkları, daha kötü çalşma koşullarına sahip oldukları ve sendikal örgütlenmelerin birçoğundan dışlanmış oldukları için dünya çapında işçi sınıfının en çok sömürülen kesimini oluşturuyor. Tüm bu sömürü şartlarıyla iç içe olan biz kadınlar, iş yerinde cinsel tacizin kurbanı da oluyoruz. Yalnızca kadın olduğumuz için aynı terfi hakkına veya hatta iş imkanına sahip değiliz. Ayrımcılık, erkekler bir iş pozisyonu için sadece yeteneklerini ve tecrübelerini ortaya koymak zorundayken, bizim vücudumuzu göstermek veya çocuk sahibi olmak istemediğimizi kanıtlamak zorunda olmamızla başlıyor. Veya çocuklarımızı saklamak zorunda olmamızla.

Bu baskı göçmen ve mülteci kadınlar için katlanarak artıyor. Avrupa’da olduğu gibi Amerika’da da Latin Amerikalı, Afrikalı, Asyalı ya da Orta Avrupalı kadınlar – aynı zamanda ırkçı ve yabancı düşmanı aşırı sağ ilerlerken – ayrımcı yabancı yasaları, sınır dışı etmeler, polis takibi ve artan sömürü altında en kötü işlere katlanıyorlar.

Beyaz olmayan kadınlar kendi ülkelerinde en çok sömürülen ve baskı altında olanların içindeler. Lezbiyen kadınlar ve trans kadınlar iş yerlerinde hala ayrımcılığa uğruyor, polis tarafından ve kurumsal olarak takip ediliyor ve sosyal olarak dışlanıyorlar. Hem de kendi ülkelerinde ayrımcılığa karşı, eşcinsel evliliği veya cinsel kimliği seçmek için yasalar bulunsa bile. Çünkü yasalar önünde eşitlik henüz hayattaki eşitlik anlamına gelmiyor.

Bu yüzden güvencesiz işin sonunu getirmek için mücadele ediyoruz! Tüm işçiler için süresiz kadrolu iş! Eşit işe eşit ücret, eşit şartlar ve eşit haklar! Eşit eğitim ve iş imkanları! İş saatlerinin iş sahibi ve işsizleri arasında tam maaşla bölüştürülmesi! Tüm iş yerlerinde ve sendikalarda kadın komisyonlarının kurulmasını talep ediyoruz! Ayrımcılığa son!

Ayrıca kadınları üretim alanına iten kapitalizm, aynı zamanda onlar üzerindeki ev-içi (reprodüksiyon) emeğinin sorumluluğunu almıyor. Yeniden üretim faaliyetleri ev işleri içinde ücretsiz olarak gerçekleşir ve kadınların iş gününü ikiye katlar. Bazı gelişmiş ülkelerde ve kent merkezlerinde işçi ailelerinde bile bu işleri çoğunluğu göçmenlerden oluşan ev işçilerine devretme eğilimi vardır. Ücretsiz ev emeği dünya çapında böylelikle yok olmaz. En çok fakirleşmiş bölgelerin yanı sıra geri kalmış ülkelerde ve kırsal kesimde ev işleri neredeyse tamamen kadınların ve kız çocuklarının üstüne kalır.

Çünkü ücretsiz ev emeğinin içinde kapitalistlerin, işçilerin iş gücü olarak yeniden üretim faaliyetleri (yemek, kıyafet vb.) için ödeme yapmak zorunda kalmadıklarından dolayı, karlarının bir kısmı vardır. Aynı şekilde, iş gücünün sermaye tarafından verimsiz olarak kabul edilen kısmının (ev kadınları, işsizler, geleceğin işçileri olan çocuklar veya evde çoğunlukla kadınların ilgilendiği yaşlılar) bakımı için de ödeme yapmak zorunda değillerdir. Ev işlerinin kadınların “doğal“ görevleri olduğunu iddia eden ataerkil kültürün teşvik edilmesi ve sürdürülmesi, kapitalistlerin bu “hırsızlığının“ görünmez kalmasına izin verir.

Ataerkil baskının binlerce yıldır, kapitalist sistemin kendisinden çok daha uzun zamandır, var olduğunu biliyoruz. Ama kapitalist sistem ataerkiye mükemmel varoluş koşullarını sağlamakla kalmadı, aynı zamanda (ataerkiyi) milyonlarca kadının tüm dünyada ezilmesiyle güçlendirdi. Böylece kapitalizm çelişkili bir biçimde kendi “mezar kazıcılarını“ da güçlendiriyor. Çünkü (kapitalizm) ev işlerinden ücretli işe itilen milyonlarca kadın yoluyla işçi sınıfı saflarını büyütüyor. Bu sebeple insanlığın çoğunun ezilen sınıfa dahil olduğunu ve cinsel baskıların kadınların kapitalist sömürüsünü derinleştirdiğini göz önünde bulundurmadan cinsel baskılar hakkında konuşamayız.

***

Ekmek ve Güller olarak biz yalnızca, kapitalistlerin elde ettiği bütün toplumsal zenginliği üreten işçilerin bu sömürü ve baskı düzenine son verebileceklerini savunuyoruz. Ve işçi sınıfının sömürüye karşı kavgasında müttefiklerini, kendini ten renkleri, cinsel kimlikleri, cinsiyetleri, kökenleri veya başka sebeplerden yüklenilen baskının boyunduruğundan özgür kılmak isteyenlerde bulacağını. Ancak işçiler tarafından yapılan bu ittifak kapitalizmi gerçekten alt edebilir. O sıradaki hükümete karşı, “gelişen sektörler“ tarafından idare edilen çeşitli burjuva “muhaliflerine“ güvenmek değil. Çünkü onlar yalnızca bizim emeğimizin sömürüsüyle yaşayan patronların başka sektörlerdeki çıkarlarını temsil ederler.

Bu nedenle kapitalistlerle, aynı şekilde onların devleti ve çıkarlarını temsil eden siyasi partilerle, devlet ve patronlardan geçinen, ve işçi sınıfına yalnızca ihanet edebilecek işçi sınıfının sözde temsilcileriyle bütün ilişkilerin koparılması gerektiğini düşünüyoruz.

Bu demektir ki, işçi sınıfının siyasal bağımsızlığını savunuyoruz ve bu yönü gösteren bütün adımları destekliyoruz. Kadın özgürleşmesi mücadelemiz aynı zamanda işçi sınıfının devrimci partisinin kurulması mücadelemizin bir parçasıdır – her ülkede ve uluslararası. Bunun için sosyalist devrim perspektifi olan antikapitalist, devrimci bir işçi programı gereklidir. Devrimci program, kapitalizme ve sömürü ve baskının her şekline son verme kavgasının bir siperi olarak proleter bir devletin kurulmasını barındırır.

Yaşasın sosyalist devrim perspektifinde, tüm ezilen ve sömürülenlerle aynı şartlarda verdiğimiz özgürlük mücadelemiz!

Yaşasın kadınların ve tüm insanlığın bizi bugün ezen zincirleri kıracak nihai kurtuluşunun temeli olan sosyal devrim!

Uluslararası kadın örgütlenmesi “Ekmek ve Güller“i inşa etmeye başlayalım!

 

Dipnotlar

1.Burada temel olarak Batılı ülkelerin tarihini ele alıyoruz. Orta Doğu veya Kuzey Afrika’daki süreçler farklı ilerlemiştir.

2.Her ne kadar kadınları erkeklerin karşısına koyan bu radikal feminist akımların eleştirel olarak karşısında dursak da, bu dönem feminist düşüncelerin fışkırdığı bir dönemdi. Feministler kadın ezilmesinin temelinin erkeklerin kadınların ev-içi (yeniden üretim) emeği üzerinde kontrol sağlaması ile oluşup oluşmadığı, erkeklerin her sosyal tabaka içinde kadınların bu ücretsiz emeğini sömürüp sömürmediği üzerinde durdular. Tarihsel materyalizm ve Marx ve Engels’in çalışmalarından yola çıkan sosyalist feministler bu tartışmada ataerkil baskı ve kapitalist üretim ilişkileri arasındaki ilişkiyi öne çıkartırlar. Bu ilişkide ev işi, iş gücünün ücretsiz olarak yeniden üretilmesinde temel bir rol oynar.

3.Kastedilen Almanya’daki sosyal-partnerlik gibi rejim içindeki kurumsal antlaşmalara dayanan organize sınıf işbirliği modelleridir.

4.Çevirmenin notu: Yeniden kazanmamız gereken özne rolümüz bizden alınıyor.

5.Troçkist Fraksiyon – Dördüncü Enternasyonel’i oluşturan örgütler: Revolutionäre Internationalistische Organisation (RIO – Devrimci Enternasyonalist Örgüt) – Almanya; die Partido de los Trabajadores Socialistas (PTS – Sosyalist İşçilerin Partisi) – Arjantin; die Liga Obrera Revolucionaria por la Cuarta Internacional (LOR-CI – Dördüncü Enternasyonal için Devrimci İşçiler Birliği) – Bolivya; das Movimento Revolucionário de Trabalhadores (MTR – Devrimci İşçilerin Hareketi) – Brezilya; die Partido de Trabajadores Revolucionarios (PTR – Devrimci İşçilerin Partisi) – Şili; Clase contra Clase (CcC – Sınıfa Karşı Sınıf) – İspanya; Left Voice (Solun Sesi) – ABD ; Courant Communiste Révolutionnaire (CCR – Devrimci Komünist Akım) – Fransa ; das Movimiento de los Trabajadores Socialistas (MTS – Sosyalist İşçi Hareketi) – Meksika; die Liga de Trabajadores por el Socialismo (LTS – Sosyalizm için İşçilerin Birliği) – Venezuela ve FT-CI (Troçkist Fraksiyon Dördüncü Enternasyonal) – Uruguay.

6.Türkçe: Bir kişi daha eksilmeyeceğiz!

 

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.