Türkçe

Trump: Neoliberal Öykü Anlatımının Çöküşü

Kasım ayında yapılan seçimlerde birçok eyaleti Cumhuriyetçi seçmen yapan muhafazakâr çığ üzerine birçok şey yazıldı. Hatta ‘’House of Cards’’ senaristleri bile gelecekte Beyaz Saray’ı nelerin beklediğine dair yeterince hayal gücüne sahip değillerdi. Hükümet görevlerinin devri Trump-Tower’da muhafazakâr sağa keskin bir dönüş ile başladı.

Trump: Neoliberal Öykü Anlatımının Çöküşü

ABD’nin Brexit-Anı

Hillary Clinton’ın arkasın­da toplan­mış olan kitle­sel medya, Trump’ın endişe veren seçim zaferinden son­ra duru­mu bir siyah kuğu res­mi ile açık­la­maya çalıştı. Lakin bu siyah kuğu­lar sürü halinde geliy­or­larsa, tıp­kı bu sene Brexit’in zaferi, ABD Seçim­leri, UKIP’in, Front National’in ve Avru­pa sağının diğer değişken­lerinde olduğu gibi, tek başı­na kalmış kuşların teorisi bu konuyu açık­la­maya yeter­li değildir.

Her ne kadar ulusal özel­lik­ler ve bazı ortak neden­ler olsa da – ekonomik, etnik, din­sel, cin­sel, coğrafik, kültürel ve jen­erasy­ona bağlı- bir süredir bir çeşit sağ ‘popülist’ bir enter­nasy­on­al için gerçekçi sebe­pler mev­cut­tur. Bu da 2008 kap­i­tal­ist krizinde deprem merkezinin emperyal­izmin merkez ülkelerinde baş gösteren sosyal kutu­plaş­manın şart­ların­da yat­mak­tadır. Daha genel söyle­mek gerekirse, korkunç eşit­si­zliğe yol açan son on yıl­ların küre­selleşme ve neo-lib­er­alleşmesinde bunun neden­leri­ni ara­mak gerek­lidir. Bir taraftan bir avuç kazanan şir­ket ve bankaları yarat­mak­ta, diğer taraftan ise sayısı artık ölçüle­meye­cek kadar çok olan kaybe­den­leri. Kaybe­den­ler arasın­da eğitim seviye­si düşük olan­dan orta dere­c­eye kadar eğitim­li orta sınıflar, işçi sınıfının endüstriyel sek­tör­lerinde çalışan kes­im­ler­ine kadar yer alırken, küre­selleşe­memiş ser­mayenin parçaları, mikro-fir­malar ve küçük sömürücüler de bulun­mak­tadır. Bun­lar kon­trol altı­na ala­madığı bu süreçte kendi­leri­ni son derece aciz his­set­mişler­di. Brexit’in slo­ganı olan ‘kon­trolü yeniden ele almak’ onların iste­dik­leri­ni dile getiriy­or­du.

Bu het­ero­jen sosyal bir­leşen­ler, sis­teme ve eski par­tilere – muhafaza­kâr, sosyal demokrat ya da lib­er­al olması fark etmez- karşı isyanın arkasın­da duran­lardı. Tarık Ali’nin (1) isa­betli tanım­la­masını bura­da kul­lan­mak gerekirse bu güçler neolib­er­al fikir bir­liğinin ‘aşırı orta’sını oluş­tur­mak­tay­dı.

Her iki par­tinin ön seçim­leriyle başlayan uzun AB seçim kam­pa­nyasın­da siyasal kastın red­dedilme­si çeşitli form­lara büründü: Hem Trump’ın hem de Clinton’ın sevilme­zliği, Sanders’in kam­pa­nyasın­da gençliğin siyasi are­na­da görülme­si, seçime katılımın düşük olması, 7 mily­ona yakın oyun üçüncü par­tilere gitmesi. Sonun­cusu ayrı­ca ken­disi­ni sol alter­natif olarak gösteren Green Party’e git­miştir. Üçüncü par­tilere giden oylar 2012 seçim­ler­ine göre üç kat art­tı ve bu oylar daha çok genç­leri kap­samak­tay­dı.

Trump ise kul­lanılan oyların sayıl­masın­da tar­i­hte görülmemiş büyük bir fark­la kay­bet­ti. Hillary 3 milyon­dan daha fazla fark atmıştı. Buna en yakın örnek 2000 seçimiy­di. George W. Bush rak­ibi Al Gore’dan 540.000 daha az oy almıştı. O zaman yük­sek mahkeme Bush’u oyların yeniden seçilmesi­ni engelley­erek başkan ilan etmişti. Bu ABD seçim sis­tem­i­nin anti demokratik karak­teri­ni ortaya koy­mak­tadır, bura­da kır­sal böl­gelerin seçim sis­te­minde­ki hak ettiğin­den daha fazla oy hakkı­na sahip olması yat­mak­tadır. Her ne kadar bu artık bir anek­dot olsa bile, iki par­ti sis­tem­i­nin temelin­in içinde bulun­duğu krizi göster­mek­te­dir.

Topar­la­mak gerekirse, Trump’ın zaferi organik bir krize gidişi onaylıy­or ve bunu derin­leştiriy­or. Bu zafer bir çok hoş olmayan sür­pri­z­lerin sadece sonun­cusu olmak­tan daha fazlasıdır. 2008 çekird­ek ülkel­erde­ki büyük dur­gun­luk­tan bu yana organik kriz görünür oldu ve bu Anto­nio Gramsci’nin dey­imiyle ‘Anor­mal Fenomen’ olarak yorum­lan­abilir. Bu da eskinin devamının sağlana­madığı ve yeninin han­gi şek­ilde ola­cağını henüz bil­in­mediği ara aşa­malar­da ortaya çıkan bir durum­dur. ABD siyase­tinin alışılmışın dışın­da­ki bir döne­min değişim sinyali ver­ilmek­te­dir. Devletler­arasın­da büyük gergin­lik­lerin, ticaret savaşlarının, askeri çatış­maların, keskin­leşmiş sınıf mücadelelerinin ve bur­ju­vanın en azın­dan Sezarcı siyase­tinin cevap­ların yaşanacağı bir zaman önümüzde dur­mak­tadır.

Hükümet ve Gelecekteki Dünya

Yabancı düş­manı bir mil­yarderin, ithal mal­lara karşı koru­macı siyaset ve mil­liyetçi­lik­le yak­laşan birinin, dünyanın en güçlü devle­tinin başkanı yapıl­ması gerçeği bile ken­di başı­na ABD’nin hâkimiyeti altın­da­ki neolib­er­al düzenin çökmesi­ni gös­teriy­or. Ki bu Sovyetler Birliği’nin çökmesin­den son­ra serbest pazarın tek hâkimiyeti ve baş­ka hiçbir alter­nat­i­fi olmayan küre­selleşme süreci­ni (Artık geçer­si­zliği iyice ispat­lan­mış olan ‘Tarih’in sonu’ tezi) öngörüy­or­du.

Ne müt­te­fik­leri ne düş­man­ları ne de rakip­leri ABD’nin Trump’ın res­mi olarak 45. Başkan ola­cağı ve Cumhuriyetçi­lerin devlet ikti­darı üstüne tüm gücü ala­cak­ları 20 Ocak son­rası duru­mu hakkın­da emin bir görüşe sahip değiller.
Estab­lish­ment, ya da Howard Zinn’in dey­imiyle ‘iş adamlarının, gen­er­al­lerin, siyasetçi­lerin tedir­gin­ler kulübü’, Clinton’ın tek­lif ettiği süreklil­iğe neredeyse bir­lik olarak destek ver­di. İlk şok­tan son­ra prag­ma­tizme düştüler. Tüm siyasal işaretler, iki par­ti sis­tem­i­nin ‘Trump Fenomeni’nin’ sindirilmesinin ve apokalip­tik ger­il­im­ler­den bir ılım­lı başkana geçilmesinin de amaç­landığını gös­teriy­or.

Şimdi­lik bun­ların gerçek­leşip gerçek­leşe­meye­ceği ise belir­siz durum­dadır. Çok büyük bir ihti­mal ile Cumhuriyetçi par­tiyi oluş­tu­ran değişik sek­tör ve gru­pların ken­di arasın­da­ki karışık pazarlık­ların üstüne kurul­muş bir ikti­dar süreci­ni göre­ceğiz. Ilım­lı muhafaza­kâr­lar, (aşırı) ırkçı, cin­siyetçi, yabancı düş­manı, homo­fo­bik sağa karşı hege­mon­isi­ni kay­bet­ti.

Bel­ki de Beyaz Saray’a geri dönüşün getire­ceği coşku, yeni başkanın karar­ları­na etki etme zorun­lu­luğu, Cumhuriyetçi­lerin #Nev­erTrump (Asla Trump) slo­ganını terk etme­sine ve bu büyük ser­mayedarın arkasın­da durul­ması­na yol aça­bilir. Bunun yanı sıra ırkçılar ve ‘’Alt-Right’’ (2) diye tanı­nan­lar­dan birkaç ismin bir son­ra­ki kabine için adları geçiy­or: 1994’deki ‘Muhafaza­kar devrim­in’ önderi Newt Gin­grich, New York’un eski ‘sıfır tol­er­ans’ belediye başkanı ve ken­disi­ni polis sanan Rudolph Giu­liani, Cumhuriyetçi Ulusal komitesinin başkanı Reince Priebus gibi. Emek­li Gen­er­aller ve hat­ta Mitt Rom­ney gibi ılım­lı muhafaza­kâr­lar Trump-Tower’da hiz­ibe destek verdil­er. Oradan iş adamı ken­di işleri­ni tes­lim etti ve hükümetin nasıl ola­cağının planını kuruy­or. Hat­ta Clinton’ın dış siyase­tine en yakın duran savaş yan­lısı, Trump’ın önder­liğine en fazla dire­nen neo-muhafaza­kâr­lar da Trump hüküme­tinin içinde yer almak için uğraşıy­or.

Her ne kadar per­spek­tif olarak bir­biriyle uzlaşmış gözükse de, Trump’ın savun­duğu seçi­ci izo­lasy­on siyaseti ile her iki Bush hüküme­tinin siyaseti olan tek taraflık (Uni­la­ter­ism) arasın­da aşıl­may­a­cak bir çiz­gi yok. Her iki akım­da, ‘ulus­lararası cemiyet­lerin’ kuru­luşları, UNO ve NATO’nun rol­leri­ni yeniden belir­lemek istiy­or. Her iki akım­da bu kuru­luşları ABD’nin ulusal çıkar­ları önünde engel olarak görüy­or.

Ana akım Trump’ın başkan­lığının tıp­kı zamanın­da Ronald Rea­gan hüküme­tinin sadık kaldığı gibi özel bir cumhuriyetçi hükümetin para­me­treler­ine uymasını bek­liy­or. Bu bek­len­tide bir gerçek­lik payı da var. ‘Trumpiz­mi’ bir ‘Rega­nizm’ (yengin­lerin düşük vergilendirilme­si, piyasaların serbestleştir­ilme­si ve yük­sek fai­zler) artı izo­lasy­on siyaseti (pro­tec­tion­ism) olarak değer­lendirmek mümkündür. Ülke içinde yeniden sanay­ileşme ise bir hay­al, fakat Trump ABD dışın­da dolaşan ser­mayenin bir kıs­mını ülk­eye getirmek­te karar­lı. Burada­ki asıl baskı aracı ise, %35 den %15 e düşe­cek verginin pazarlığın­da, ekono­minin daha serbestleştir­ilme­si, Oba­macare diye bili­nen, iş adamlarının sağlık sis­tem­i­nin mas­rafları­na katıl­masını getir­miş olan sis­temin kaldırıl­masın­da yat­mak­tadır. Şimdi­lik ise, onun en somut öner­isi, kamu inşaat pro­jeleri.

Ucuz iş gücünün olduğu yer­lere üre­ti­mi kay­dır­manın karşısın­da böyle­si bir öneri yeter­li görün­memek­te­dir.
Hiç kimse şu an ‘’Amer­i­ca great again’’ (tekrar büyük Ameri­ka) söylem­i­nin altının nasıl doldu­ru­la­cağını kestire­memek­te. Görü­nen o ki, Trump’ın bazı slo­gan­ları sadece seçim kam­pa­nyası demago­jisın­den daha fazla bir muhte­vaya sahip­tir. Bazı anal­istler ABD siyasetinde­ki bu rota değişi­minin Berlin duvarının 1989’daki yıkımı ile eş değer tutabile­cek jeopoli­tik, ekonomik değişik­lik­leri, tam ter­sine bir istikamete yönelmiş olsa da, getire­bile­ceği­ni belir­tiy­or­lar.

Trump’ın dış siyaseti ken­di öncülün­den daha fark­lı ola­cak. Barack Oba­ma, ABD’nin küre­sel önder­liği­ni yeniden tesis etmek için ‘merkez­ci’ bir siyaset izle­di. Diplo­matik yol­lar­la direk askeri çatış­malara girmeyi azalt­mak, Bush ve Neo-muhafaza­kâr­ların döne­minde­ki askeri ve tek taraflılık strate­jisinin Irak ve Afganistan’daki savaşa, işgale yol açan yenil­gi­lerinin etk­i­leri­ni gider­mek için yapılmış bir atılımdı.

Ken­di hüküme­tinin ilk 100 gününün plan­larının belir­tildiği res­mi açık­la­masın­da, daha öncesin­den öner­ilmiş olan ted­bir­lere yer ver­di: ABD’nin Transpasi­fik ant­laş­ması TPP’den geri çek­ilme­si, Mek­si­ka ile NAFTA Ant­laş­masının şart­larının yeniden düzen­len­mesi, Dünya Ticaret Örgütünü, eğer ken­di day­at­tık­ları şart­lara uymasa, ayrıl­ma ile tehdit etmesi gibi. İŞİD’e karşı ve Suriye’deki krizin çözülme­si için Rusya ile ortak bir çalış­maya yakın­laş­ma Esad’ın ikti­dar­da kalmasın­da uzlaş­ma; NATO’nun finans­manı için ABD’nin müt­te­fik­leri ile daha büyük finansal katkı için pazarlık­lar ve Japonya ve Güney Kore’deki askeri üsler için yeni şart­ların pazarlık edilme­si de iste­niliy­or.
Ortadoğu’da ise İran ile yapılan ant­laş­manın iptal edilme­sine ya da en azın­dan yeniden göz­den geçir­ilme­sine yol aça­bile­cek bir sürecin, ABD’nin o bölgede­ki gelenek­sel müt­te­fik­leri olan İsrail ve Arap monarşi­leri ile daha sıkı bir yakın­laş­ma sonu­cun­da gün­deme gelme­si bek­leniy­or.

Rusya ve Çin ile olan iliş­ki konusun­da hala birçok spekülasy­on mev­cut. Trump’ın son iki on yıl­da­ki Rusya düş­man­lığı üzer­ine kurul­muş siyase­ti­ni dönüştürme­si imkân­sız olarak görülmek­te­dir. Bu strate­ji, Rusya’yı bir yarı sömürge seviye­sine indirmek için uzun soluk­lu çıkar­lar üzer­ine kurul­muş­tu. Trump’ın Putin’e yöne­lik söylediği dostça söylem­ler, NATO’ya dâhil edilmiş ve Rusya’ya karşı oluş­tu­rul­muş batı ceph­esinde ön saflar­da bulu­nan Baltık ve Doğu Avru­pa ülkelerinde bir tedir­gin­liğe yol açmış durum­da. Bazıları Trump’ın daha sert bir siyaseti, en azın­dan pazarlık masasın­da yürüte­ceğine inan­mak­tadır. Bir diğer kes­im ise risk kolu bir siyasetin önümüzde­ki dönemde uygu­lan­masının çok da ihti­mal dışın­da olmadığını vur­gu­luy­or. Yük­se­len mil­liyetçil­iğin değişik biçim­ler çerçevesinde, bir ticaret savaşı ya da en azın­dan bir sert rek­a­betin ve ABD Hege­monyasının düşüşün süreklil­iği ABD’nin tek yan­lı siyaseti ön görüle­meye­cek geniş­lik­te bir krize yol aça­bilir. Şu an dünya buna hazır­lanıy­or gibi gözüküy­or.

Bonapartizm, Faşizm ve Solun Tartışması

Trump Fenomeninin özel sosyal ve siyasal doğası hala tartışıl­mak­ta. Trump’ın seç­men­leri içinde bil­has­sa iki grup ön plana çık­mak­tadır. Bir tarafta seçilmiş başkanın açık­tan kadın düş­man­lığı­na rağ­men ona yük­sek oran­da oy veren kadın­lar, siyasal geri­ci­lik ve bel­li ırkçı, yabancı düş­man­lığı duyarlık karak­ter­is­tiği­ni taşıyan eski beyaz endüstri işçi­lerinin, ‘Trumpproleteri’nin seçim ter­cih­leri. Bu fenomen daha derin anal­i­z­leri gerek­tiriy­or.
Endüstri işçi­lerinin önem­li bir çoğun­luğu seçimin kıyasıya geçtiği eyaletlerde Trump’ı seçtiği bir gerçek. Trump bir zaman­lar endüstri merkezi olan Rust Belt’de yürüt­tüğü seçim kam­pa­nyasın­da kaybe­dilmiş iş yer­lerinin geri getir­ile­ceğinin sözünü ver­di. Tüm ön görülenin ter­sine Trump’ın seç­meni klasik Cumhuriyetçi Parti’nin dışın­dan da geliy­or. Gene de Trump’ın sosyal tabanı, küçük işy­er­lerinin patron­ları ve sözleşme­siz işçil­er­den oluşuy­or. Bu taban, büyük şir­ketler­den fark­lı olarak Serbest Ticaret Ant­laş­maların­dan ve İhraç­tan yarar­lan­mak­tadır­lar. Bu neden­le ver­gi indiri­m­i­ni ve devletin etkin­liği­ni (sağlık sis­te­minde şu anki yasalara oran­la katılımı zorun­lu hale gelme­si gibi) geriye atıl­masını kap­sayan klasik cumhuriyetçi pro­gram ile ekonomik izo­lasy­onunun Ronald Rea­gan tarzıy­la kom­bi­nasy­onun üzer­ine kuru­lu retoriği bu kes­im­ler üzerinde etk­ili olmuş­tur. Jacobin’in bir makalesinde denildiği gibi, Trump, işçi sınıfının isyanını tem­sil etmiy­or. Aksine 2008 seçim­lerinde Obama’nın karşılaştığı ve küçük bur­ju­vanın öfkesinin sem­bolü olan ‘tesisatçı Joe’nun intikamı’ slo­ganı ile ortaya çıkan muhafaza­kâr bir eylem­ciye atıf yapıl­mak­tadır.

Her ne kadar Reagen’den çok daha fazla sendi­ka üyelerinin olduğu ev ekonomi­leri­ni Trump kazan­mış olsa da, Hold­ing sahibi olarak sendi­ka örgütlen­meler­ine karşı Cumhuriyetçi Par­tisinin de geleneği olan son derece sendi­ka düş­manı bir çizgiyi uygu­la­mak­tadır. Bu düş­man­lık ‘’right-to-work’’ (çalış­mak için hak) yasalarını kap­sıy­or. Zat­en Oba­ma hükümeti döne­minde çıkartılan ender bu tür yasaların iptal edilme­si, sendikaların hareket alanının kısıt­lan­ması anlamı­na geliy­or. Bu neredeyse pratik­te sendikaların özel sek­törde yasak­lan­ması anlamı­na geldiği­ni belirt­mek gerek­li ve kamu alanın­da­ki sendikalara da saldırıyı pro­voke etmek­te­dir. (3)

Trump’ın yük­selişi sol içinde git­tikçe daha çok yer kaplayan strate­ji tartış­maları­na yol açtı. Çeşitli lib­er­al, sol ve sosyal demokrat entelek­tüeller ken­di yorum­larını dile getirdil­er.

Jür­gen Haber­mas Trump’ı siyasal rasy­on­al­izmin parçalan­ması anlamı­na gelen popülist bir dal­ganın parçası olarak görüy­or. Polonyalı sosy­olog Zyg­munt Bauman’a göre ise bizler ‘deci­sion­ist önder­lerin’’ şahit­leri oluy­oruz. Bunu ise Carl Schmitt’in ‘demokratik faşizm’in ilk seviyesi­ni açık­la­mak için özen­li bir şek­ilde kul­lanıldığı ege­men bir ikti­darın klasik kavramın­dan çıkart­mıştır. Alain Badiou ise şu an bir çeşit ‘demokratik faşizm’ yaşanıldığın­dan bahsediy­or. Bu çelişkiyi de Fran­sız felse­fe­ci ken­di yön­temiyle çözüy­or, ona göre Trump bir demokratik sis­tem içinde bulunuy­or ve faşizmin 1930’lardaki rakip­lerinin, işçi sınıfının hareketi ve komünist par­til­er, olma­ması­na vur­gu yapıy­or. Ek olarak Trump’ın zaferinin geri­ci potan­siyeli­ni ölçmek için 18. Bru­maire ve 1933 Almanya seçim­leriyle birçok karşılaştır­ma yapıy­or.

Net bir şek­ilde söyle­mek gerekirse, Trump’ın zaferi faşizmin direk yük­selişi yer­ine bir Bona­partist sis­teme ve otorit­er rejime giden bir geçişi ifade ediy­or. Tabi ki bu geçiş ken­di içinde Afro-Amerikalı nüfusa karşı gizli bir iç savaş yürütüldüğü bağlamın­dan değer­lendirildiğinde, Klux-Klax-Klan ve Alt-Right için­de­ki ırkçı gru­plar gibi faşist­vari öğeleri içeriy­or.

Brexit’te olduğu gibi sol par­ti­lerin ve ileri­ci entelek­tüel­lerin bir kıs­mı, Trump’ın zaferinde nihai olarak bir umut nok­tası olduğu­na vur­gu yapıy­or­lar, çünkü bu gelişim hakim sınıfının istikrası­zlığı­na ve çünkü kap­i­tal­ist ikti­darın despotik doğasını net bir şek­ilde görülme­sine yol açıy­or. Bu sek­tör­ler işçi sınıfının önem­li kes­im­lerinin bir ırkçı, yabancı düş­manı ve ABD emperyal­izminin gücünü yeniden inşaa ede­ceğinin sözünü veren mil­yardere oy verdiği gerçeği anlam­sı­zlaştır­maya çalışıy­or­lar. Trump’ın hükümeti bur­ju­vazinin sağ kanadının hükümeti ola­cak. İş yer­leri­ni ve maaşları geri getirmeye­cek ve onun yer­ine kür­taj hakkı gibi demokratik hak­lara saldırı düzenleye­cek­tir. Onun zaferi şim­di­den aşırı sağın iğrenç gru­plarını güçlendir­di.

Bu süreçte tek fenomenin eşit ilerleyen ve sadece bir sağa kayış olduğunu iddia etmek yan­lıştır. Sanders’in Demokrat Par­tiye boyun eğmesinde gördüğümüz gibi aşırı sağın yük­selmesinde neo­re­formizmin ne kadar kudret­siz olduğu da görülmek­te­dir. Gele­cek vaat eden fenomen ise, Trump’ın seçim zaferinin akşamın­da on bin­lerce gencin, işçinin, öğrencinin, kadının sokak­lara çık­ması, üniver­site kam­püs­leri­ni işgal etmeleri ve bu eylem­leriyle kâğıt­sız mül­te­ci­lerinin sınır dışı etmeleri­ni kab­ul etmeye­cek­leri­ni ve direniş göstere­cek­leri­ni göster­meleri oldu.
İşçi sınıfı ise hala Reagen döne­m­i­nin yenil­gisin­den çık­a­bilmiş değil. Buna rağ­men son yıl­lar­da mücade­lenin ve örgütlen­menin yeni biçim­leri ortaya çık­tı. Black Lives Mat­ter hareketi, Fight for 15 ve Fast Food dükkân ve süper­mar­ketlerde­ki grev­lerin de gös­ter­diği gibi, bunun yanı sıra savaş karşıtı Occu­py Wall Street hareketi ve 1999’da ortaya küre­selleşme karşıtı hareket de bu eğil­i­mi taşı­mak­tadır.

Trump işçi sınıfı ve onun müt­te­fi­ki olan Afro-Amerikalı, göç­men azın­lık­lar ve kadın­lar arasın­da­ki bir bölün­menin tehlikesinin göster­ge­sidir. Tam da bu neden­den dolayı, üçüncü bir par­tiyi kur­mak, ezilen­lerin ve sömürülen­lerin güç­leriyle ser­may­eye karşı hem ABD içinde hem de dışın­da bir pro­gram ile bir­leştire­cek sol­un ve işçi sınıfın devrim­ci par­tisi­ni, kur­ma hay­a­tidir. Zaman akmak­ta.

Dip­not
1) Tarık Ali, “The Extreme Cen­tre,” Ver­so Books, 2015.
Buna ben­z­er bir şek­ilde Peter Mair gelenek­sel par­ti­lerin ve kap­i­tal­ist demokra­sisinin Berlin duvarının yıkıl­masın­dan son­ra­ki krizinin ve bun­ların ‘anti-siyaset’in ortaya çıkışıy­la olan bağının da derin bir anal­izi­ni yap­tı. Bkz. : “Rul­ing the Void? The Hol­low­ing of West­ern Democ­ra­cy,” New Left Review 42, 2006.

2) Alt-Right (alter­natif sağ) bir­birinden kopuk, het­ero­jen olarak aşırı sağ gru­pların ve birey­lerin bir bir­leşeni. ‘Beyaz bir kim­lik’ ve ‘Batı Medeniyeti’ni savunuy­or­lar, klasik muhafaza­kâr kes­i­mi ret ediy­or­lar. Trump’ın ana strate­jisi­ni Steve Bannon’un bu gru­ba ait olduğu suçla­ması yapılıy­or.

3) R. Ver­bruggen, “Trump and the Unions,” The Amer­i­can Con­ser­v­a­tive, Novem­ber 20, 2016.

Bu makale 10 Aralık tar­i­hinde İspany­ol­ca olarak Ideas de Izquier­da der­gisinde ve 29 Aralık tar­i­hinde ise İngilizce olarak Left Voice say­fasın­da ve 13 Aralık tar­i­hinde ise Alman­ca olarak Klasse gegen Klasse say­fasın­da yayın­lan­mıştır.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.