Türkçe

KHK ile İşten Çıkarılan Akademisyenin Erdoğan Rejimi’nin Siyasal Alternatifleri Üzerine Görüşleri

Yazarımız Baran Serhad akademisyen ve Sosyalist Emekçiler Partisi (SEP) lideri Güneş Gümüş ile ihraçlar, referandum, Türk rejiminin gelişimi ve sol perspektifler üzerine konuştu. Güneş Gümüş KHK ile ihraç edilen 115 Barış Akademisyeni arasında yer alıyor.

KHK ile İşten Çıkarılan Akademisyenin Erdoğan Rejimi'nin Siyasal Alternatifleri Üzerine Görüşleri

Erdoğan başkan­lık sis­tem­i­nin oyla­maya sunula­cağı referan­dum sürecinde muhale­fete karşı şid­detli bir tas­fiye kam­pa­nyası yürüt­mek­te.

Muhale­fetin tama­men sindirile­meme­si, Erdoğan’ı çok rahat­sız ediy­or; tek adam reji­mi önünde bir engel oluş­tu­ruy­or. Bu çerçevede 15 Tem­muz başarısız darbe gir­işi­mi, Erdoğan açısın­dan sadece rakip bir güç olan FETO’nun değil, toplum­sal muhale­fetin sindirilme­si için de bulun­maz fır­sat­lar sağladı. 15 Tem­muz’­dan bu yana çıkan KHK’lar ile 3 binden fazla KESK’li kamu görevin­den ihraç edil­di, gazetel­er, rady­olar, dergiler ve dernek­ler kap­atıldı, HDP’li vekiller tutuk­landı ve neredeyse eylem yap­mak yasak­lı hale gel­di.

7 Şubat’­ta yayın­layan KHK ile 4 bin 644 kişi memuriyet­ten atıldı. Bun­ların arasın­da barış akademisyen­leri olarak tanı­nan, AKP hüküme­tinin Kürt illerinde yürüt­tüğü ablu­ka ve katliamlara karşı ”Bu suça ortak olmay­a­cağız” bildiri­sine imza atan 115 akademisyen bulunuy­or. Sen de bu bildiriye imza atan ve görevin­den ihraç edilen­lerin arasın­da yer alıy­or­sun.

Geçtiğimiz yılın başın­da “Bu suça ortak olmay­a­cağız” bildirisi 2 binden fazla akademisyen tarafın­dan imza­landığın­da Erdoğan ateş püskür­müş; bize bunun bedeli­ni öde­te­ceği­ni söylemişti. Ancak bu konu­da iste­diği adım­ları ata­bilme­si, her tür­lü hukuk­sal zem­i­ninin tama­men yok olduğu OHAL döne­minde mümkün ola­bil­di. Ancak 7 Şubat’­ta Ankara Üniversitesi’nden 72 kişi olmak üzere 115 barış akademisyenin işin­den edilme­si ve “Hayır Git­miy­oruz” şiarıy­la başlat­tığımız mücadele kamuoyun­da AKP’nin saldırısı­na karşı büyük tep­ki yarat­tı; böylece dal­ga dal­ga bu tas­fiyeleri ODTÜ, Boğaz­içi gibi sol­un etkin olduğu büyük üniver­sitelere yay­mak isteyen­lerin önüne taş koy­muş olduk.

Ülkede­ki siyasi atmos­feri nasıl değer­lendiriy­or­sun? Başkan­lık sis­te­mi uğruna yoğun bir şid­det yaşanıy­or.
Zor bir dönem­den geçtiğimiz aşikar. Türkiye’yi yeniden diza­yn etmek yol­un­da ve toplum­sal muhale­fete karşı AKP’nin elinde hiç olmadığı kadar büyük güç ve imkan­lar var.

Ancak bu döne­mi sadece baskılar­la, olası felaket senary­olarıy­la anma­mak lazım. Aslın­da devletin baskı ve şid­de­tinin sertliği anlamın­da Türkiye tar­i­hinin en karan­lık zaman­ların­dan da geçmiy­oruz. Faili meçhul­lerin nor­malleştiği 1990’ları ve darbe yıl­ları olan 80’leri yaşadık. 2000’li yıl­lar bel­li bir nor­malleşme anlamı­na gelmişti ama o da uzun sürme­di. Bugünün farkı baskının şid­de­tiyle ilgili değil; baskının toplumun bir kes­imine yönelmek­le sınır­lı kalmayıp yaygın­laş­ması ve kalıcı bir nite­lik kaza­narak muhafaza­kar-otorit­er temelde yeniden örgütlenecek bir Türkiye’nin ayrıl­maz bir parçası olmasın­da yatıy­or.

Bu koşullar altın­da direnişin dinamik­leri nasıl ortaya çık­a­bilir? Bura­da gençliğe ve işçi sınıfı­na nasıl bir rol düşüy­or?

Bu durum, ken­di dinamik­leri­ni de yaratıy­or. AKP’ye ve onun yeniden şekil­lendirmek iste­diği Türkiye’ye karşı toplumun çok geniş bir kes­i­minde öfke ve karşıt bir ener­ji oluşuy­or. Bu döne­min eğil­im­leri açık siyasetin tama­men kapan­ması­na kadar uçlaş­mazsa ve sosyal­ist sol baskılara karşı anlam­lı mücadelel­er örgütleye­bilirse ken­disi­ni bozuk düzenin yegane alter­nat­i­fi olarak geniş toplum­sal kes­im­lerin odak nok­tası haline getire­bilir. Yani bizler içerisin­den geçtiğimiz döne­mi sosyal­ist inşa için cid­di olanakların olduğu bir dönem olarak değer­lendiriy­oruz. Sınıf­sal uçu­rum­ların giderek derin­leşme­si, işçi sınıfı içerisinde sınıf­sal öfkenin birikme­si, hay­atın emekçi­lerin geneli için giderek zor­laş­ması ve gençliğin gele­cek­si­zliği sosyal­ist alter­nat­ifin ken­disi­ni göster­me­si duru­mun­da değer­lendi­re­bile­ceği imkan­ları ortaya koy­mak­tadır.

Sonuç­ta ne yazık ki potan­siyeller­le gerçek­lik bir­biri­ni tut­muy­or. Ken­di farkını yarata­bilen, bağım­sız poli­tikasını gün­deme getire­bilen sosyal­ist bir sol­un önü açık, ama aslı­na bakarsanız bunu gerçek­leştire­bilme gücüne sahip güçlü bir sosyal­ist özne eksik­liği var ülkede. Ülkede­ki asıl kriz; ülke siyasetinde belir­li roller üstlenebile­cek, bağım­sız bir siyaset yürüte­bile­cek bir sosyal­ist par­tinin yok­luğun­dan kay­naklanıy­or. Orta­da sosyal­ist sol­un tar­ih­sel başarısı­zlığı var. Böyle olun­ca AKP’ye karşı ener­ji de değer­lendirilemiy­or.

Siyaset araçlar­la yaratılır. Bunu kitlel­er de Gezi direnişi sırasın­da acı şek­ilde gördü. Salt sokak protesto­ları yeter­li olmuy­or; muhale­fetin siyasi bir ifade kazan­ması lazım. Dolayısıy­la sosyal­istlere düşen görev, kim­lik poli­tikaları­na hap­sol­madan bağım­sız sınıf siyase­ti­ni izleye­bile­cek yeni bir siyasi özne yarat­mak. Sosyal­ist Emekçil­er Par­tisi olarak bu amaçla yola çık­tık.

Gezi direnişi sırasın­da ortaya çıkan dinamik bir yere kay­bol­madı; referan­dum sürecinde yürüt­tüğümüz çalış­malar­da bunu görüy­oruz. Ancak direniş dinamik­leri tekrar bir Gezi gibi yaşan­may­a­cak­tır; süreç ken­di­ni tekrar etmeye­cek­tir.
Sadece AKP karşıtı cephede değil; AKP’ye oy veren emekçil­er arasın­da da sömürüye karşı reak­siy­on var ancak ne yazık ki onlar AKP’nin beslendiği ve beslediği kim­lik­ler, yaşam tar­zları, etnik köken­ler üzerinden şekil­lenen toplum­sal kutu­plaş­ma eksen­ler­ine göre tavır belir­liy­or. Dolayısıy­la bu kutu­plaş­maların dışı­na çıkan; AKP’yi emek düş­man­lığı üzerinden mahkum eden bir sosyal­ist çizginin hakim olması gerekiy­or.

Erdoğan’ın kur­maya çalıştığı rejimin bona­partist bir karak­tere sahip olduğu anal­izine nasıl yak­laşıy­or­sun?

Bona­partizm kavramının Marks-Engels ve Troç­ki tarafın­dan kul­lanımı, ken­di için­de­ki çatış­ma nedeniyle zayıflamış ege­men sınıfın pro­le­tarya ile savaşımın­da pat/yenişememe duru­mu nedeniyle devlet bürokra­sisinin bir dönem için belir­li bir bağım­sız kon­um kazan­masını; yürüt­menin aşırı özerkleşmesi­ni ifade eder. Troç­ki bu konu hakkın­da şöyle demişti: “Bis­mar­ck mülk sahibi sınıflar­la pro­le­tarya arasın­da­ki çelişki­den Bona­partist bir tarz­da yarar­landı ve bu yoldan iki mülk sahibi sınıf arasın­da­ki, bur­ju­vazi ile junker­ler arasın­da­ki karşıtlığın üstesin­den gel­erek bir asker-polis aygıtını ulusun üzer­ine çıkardı.” Engel­s’e göre: “mod­ern Bona­partçılığın temel koşu­lunu da –bur­ju­vazi ve pro­le­tarya arasın­da bir denge– buluy­oruz”. Bona­part olarak beliren, Troçki’nin dey­imiyle “taç giymiş kurtarıcı”nın siyasi ikti­darı gasp ederken sınıflar üstü bir kur­tarıcı rolü oynadığı, böylece sınıflar arası den­genin sağ­landığı ama bur­ju­vazinin çıkar­ları­na hizmet eden bir olağanüstü rejim kurul­muş olur.

Bona­partizmin kısa bir tar­i­flen­mesin­den son­ra Türkiye’de son dönemde başkan­lık rejimiyle Erdoğan’ın Bona­partist bir rejim kur­maya çalıştığı argü­manı­na gelirsek. Engel­s’in dediği, mod­ern Bona­partçılığın temel koşu­lu olan iki temel düş­man sınıf arasın­da­ki savaşım­da­ki pat duru­mun­dan kay­naklı devlet bürokra­sisinin ikti­darının kurul­ması hali, Türkiye’nin şu anki duru­munu tar­i­fle­memek­te. Burası açık.

Türkiye’nin bugünü için Bona­partizm değer­lendirme­si yapan­lar, bu anal­i­z­leri­ni bur­ju­vazi ile pro­le­tarya arasın­da değil de ege­men sınıf içi çatış­ma nedeniyle kırıl­gan­laşan devletin korun­ması için başkan­lık sis­tem­ine yol ver­ilme­sine bağla­mak­ta­lar.

Önce­lik­le Bona­partizm, işçi sınıfı ve ege­men sınıf arasın­da­ki pat duru­mu­nun bir ifade­si olarak kul­lanıl­madığın­da kavram baş­tan sakat­lan­mış ya da fark­lı bir içerik kazan­mış oluy­or. İkin­cisi tek adam reji­minin hukuk­sal bir zemin kazan­ması demek olan başkan­lık mese­le­si, 15 Tem­muz son­rası başlamış bir süreç değildir. Örneğin Gezi İsyanı’nın en büyük çıkış nedeni de adım adım örgütle­nen muhafaza­kar tek adam rejimiy­di. Bona­partizmin çok belir­gin özel­lik­leri var. Önce­lik­le kur­tarıcı olarak beliren kişinin, taraf­sız bir görünüme sahip olması gerekiy­or ki Türkiye örneği bu anal­ize uymuy­or. Erdoğan kitlelerin desteği­ni alarak taraf­sız bir sınıf uzlaştırıcısı olarak beliren bir şah­siyet değil, doğru­dan ege­men sınıf için­de­ki çatış­manın bir tarafı.

Türkiye’de 15 Tem­muz önce­si ve son­rasın­ki gelişmeleri okurken Troçki’nin sürek­li devrim tezinde azgelişmiş kap­i­tal­ist ülkelere yöne­lik anal­i­z­lerinden yola çık­mak gerekiy­or. Troç­ki, bu ülkel­erde bur­ju­vazinin ken­di sınıf siyase­ti­ni izleme kap­a­site­sine bile sahip olmay­a­cak ölçüde güdük aktör­ler olduğunu ifade eder. Bu gerçeği, Türkiye’de TÜSİAD örneğin­den bütün açık­lığıy­la görmek mümkün. TÜSİAD, ken­di sorun­larını (en önce­lik­li olarak siv­il-askeri bürokrasiyle mücade­lesi­ni ken­di lehine başarıy­la son­landır­mayı) bile çöze­meye­cek kadar çap­sız oluşu nedeniyle el verdiği siyasal İslam­cıları (AKP) kon­trol etmeyi ve sınır­landır­mayı başara­mamıştır. 2002 yılın­da ulusal ve ulus­lararası ser­mayenin desteğiyle ikti­dara gelen AKP’nin dağıt­tığı avan­ta­lar­dan fay­dalanırken ve tar­ih­sel rak­ibi Kemal­ist siv­il-askeri bürokrasiyi AKP sayesinde alt ederken bur­ju­vazi adı­na herşey iyi gidiy­or­du. Ancak AKP, ege­men sınıflar içerisin­de­ki çatış­malar sayesinde elde ettiği itti­fak ilişk­i­leri sayesinde adım adım devlet aygıtını ken­di aygıtı­na dönüştürdü ve bur­ju­vazinin en ileri yöne­tim biçi­mi olan AB tipi lib­er­al par­la­menter sis­tem hedefi­ni terk etti. 2008’deki büyük kriz nedeniyle AB’nin zayıfladığı, küre­sel çap­ta mil­liyetçi­lik ve koru­macılığın yük­seldiği bir ortam­da AB’nin Türkiye üzerinde­ki etk­isi kırıldığı için TÜSİ­AD’ın bu gidişa­ta müda­hale ede­cek bir gücü hiç kalmadı. Büyük patron­lar kulübünün büyük bölümü AKP’nin göstere göstere tek adam reji­mi­ni inşa etme­sine rağ­men, gün­de­lik avan­ta­ların peşinde AKP’ye destek olmaya ve esaslı mese­leleri görmez­den gelm­eye devam etti. Yürüt­menin başı Erdoğan, yürüt­menin özerkleşmiş gücünü kul­lanırken TÜSİ­AD’ın önem­li bir bölümü ile giderek gelişmek­te olan MÜSİ­AD’ın desteği­ni aldı. Devlet mekaniz­ması içerisinde ve ayrı bir ser­maye grubun olarak iyice güçlenerek ege­men sınıfın bir parçası haline gelen siyasal İslamın bir diğer frak­siy­onu FETO da 2013 sonuna kadar AKP’nin yanın­da belir­leyi­ci roller oynadı. FETO’nun tas­fiye­si son­rası bur­ju­va devlet büyük ölçüde AKP’nin devleti haline gel­di. Bu yüz­den darbe gir­işim­leri iç savaş tehlikesi­ni gün­deme getirir oldu.

Son olarak Bona­partizm anal­izinede siyasal İslamın oynadığı rolün hesa­ba katıl­madığını belirt­mek istiy­o­rum. Ekono­mi ve siyaset arasın­da­ki ilişkiyi tek yan­lı mekanik bir iliş­ki olarak anla­mak gerçek­liğin kavranışını sek­t­eye uğrat­a­cak­tır. Küçük bur­ju­va radikali pro­gram­larıy­la geniş bir kitle tabanı kazanıp güçlü bir siyasal aktör haline gelebilen siyasal İslam­cılar, zaman içerisinde giderek pro­gram ve ser­maye büyük­lüğü açısın­dan büyük bur­ju­vazinin safları­na yak­laşır­lar ama bir yan­dan da ken­di zora­ki İslamileştirme çabaların­dan da vazgeçme­zler. Dolayısıy­la özerk aktör­ler olarak özgün roller oynaya­bilir­ler. Tıp­kı AKP örneğinde olduğu gibi.

Son olarak referan­dum­da Hayır oyu­nun çık­ması için SEP olarak yap­tığınız çalış­malarınız­dan bahseder misin? Erdoğan’ın yenil­gisi için ne tür per­spek­ti­fler gerek­lidir?

Sosyal­ist Emekçil­er Par­tisi olarak referan­dum sürecinde güçlü bir hayır çalış­masını “Hayır Gönül­lü­leri” adıy­la ortak bir kam­pa­nya temelinde örgütlüy­oruz. Bu kam­pa­nya sadece biz­im var olduğu­muz alan­lar­la sınır­lı değil; Türkiye çapı­na yayılmış durum­da. Hayır sesi­ni büyüt­mek ve yaygın­laştır­mak isteyen büyük bir kitle var; yürüt­tüğümüz hayır kam­pa­nyasını, biz­im örgütlü olmadığımız birçok alana taşı­mak için biz­im­le iletişime geçerek bu çalış­manın parçası olmak isteyen çok sayı­da insan­la tanışıy­oruz. Bu çalış­mayı emek eksen­li bir söylem­le (“Ale­vi-Sün­ni, Türk-Kürt, Başı Açık ya da Kapalı: Biz Emekçiy­iz, Hep­imiz Biriz”) kent merke­z­lerinde, sosyal medya­da, üniver­site kam­püs­lerinde, mahal­lel­erde güçlü bir şek­ilde örgütlüy­oruz.

AKP’nin beslendiği ve sürek­li üzerinden ilerlediği kim­lik­ler ve yaşam tar­zları üzerinden şekil­lenen, suni kutu­plaş­maları ‑ki ne yazık ki sol­un neredeyse tamamı da bu kutu­plaş­maların bir tarafı duru­mun­da- aşarak bir sosyal­ist siyaset örgütle­mek gerekiy­or. Baş­ka tür­lü AKP’nin etki alanın­da­ki yok­sul emekçi­leri kazan­ma şan­sımız yok. Kim­lik­ler, yaşam biçim­leri ve etnik köken­ler üzerinden yaratılan derin toplum kutu­plaş­ma ancak emek gün­dem­li bir siyase­tle aşıla­bilir. Referan­dum­da hayır çalış­mamımızı bu temeller üzer­ine gerçek­leştiriy­oruz.
AKP ve Erdoğan ger­iletile­cekse, sahip olduğu büyük toplum­sal destek kırıla­cak­sa bun­dan baş­ka yol da yok. Diğer tür­lü AKP, toplumun geniş kes­im­leri­ni arkasın­da saflaştırırken sol, sadece ezilen kes­im­lere sıkış­maya mahkum ola­cak­tır.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.