Türkçe

Suruç katliamı ve arka planı

Deutsch- Almanca |

| 20 Temmuz Pazartesi günü, Kuzey Kürdistan’ın Suruç ilçesinde Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu’ndan 32 Aktivist bombalı bir eylemde katledildi. 100’den fazlası ise yaralı durumda. SGDF’li yoldaşlara baş sağlığı diliyor ve dayanışma içinde olduğumuzu açıklıyoruz. Peki bu ağır saldırının arkasında ne yatıyor?

Suruç katliamı ve arka planı

// Deutsch- Almanca //

// 20 Temmuz Pazartesi günü, Kuzey Kürdistan’ın Suruç ilçesinde Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu’ndan 32 Aktivist bombalı bir eylemde katledildi. 100’den fazlası ise yaralı durumda. SGDF’li yoldaşlara baş sağlığı diliyor ve dayanışma içinde olduğumuzu açıklıyoruz. Peki bu ağır saldırının arkasında ne yatıyor? //

Kürt Halk Koruma Birlikleri YPG ve YPJ’nin IŞİD barbarlarına karşı Kobane’de verdikleri mücadele uzun zamandır dünya genelinde önemli bir konuma sahip. Pek çok dayanışma kampanyasının yanı sıra, sol örgütlerden birçok aktivist direniş sürecinde Kobane’yi kurtarmak amacıyla IŞİD’e karşı silahlandı. Milislerin kahramanca mücadeleleri sonucunda IŞİD kentten püskürtüldü. Lakin Kobane ağır savaş koşulları ve NATO uçaklarının bombardımanları sebebiyle şu anda enkaz halinde bulunuyor.
Bu sebeple Kobane destekçileri bir araya gelerek, şehri yeniden kurma çabasına giriştiler. Bu destekçilerden birisi olan SGDF, 19 Temmuz’dan 24 Temmuz’a kadar projeye katılım çağrısında bulundu. Bir çok şehirden gelen 300 Aktivist, Kobane’ye yolculuk için Amara Kültür Merkezi’nde buluştu. Aktivistler öncelikle kampanyayı tanıtmak amacıyla bölgede bir basın açıklaması düzenlediler. IŞİD’e bağlı intihar bombacısının katliamı gerçekleştirdiği netlik kazanmış durumda.

AKP finanse ediyor, IŞİD katliam yapıyor!

Katil Türk devletinin ikiyüzlü temsilcileri katliamdan sonra üzüntülerini dile getirdiler. Fakat elleri kana bulanmış olan AKP hükümetinin ve MİT’in bu katliamın esas sorumluları olduğu barizdir. IŞİD çetelerine sağladıkları finansal ve lojistik destek ile bu katliamın temelini oluşturmuşlardır. Geçen yılın ekim ayında yayınladığımız bildiride bu çizgiyi teşhir etmiştik: “Erdoğan yönetimindeki Türkiye’nin özellikle ahlaksız bir rolü var. Türkiye geçtiğimiz haftalarda ve aylarda IŞİD’in kendi topraklarına geri çekilmesine sürekli izin verdi. Buna karşılık Kürt mültecilerin ve milislerin Türkiye’ye geçişine engel oldu ve IŞİD’le yapılan işbirliğine karşı Türkiye’de yapılan protestoları şiddet kullanarak bastırdı. […] Türk devleti Suriye’deki iç savaşın başlangıcından itibaren Esad diktatörlüğünün düşüşünü hızlandırmak, Kürt halkındaki özerklik eğilimlerini yok etmek ve kendi çıkarlarını dayatmak için Suriye’deki birçok muhalif gruba para ve silah desteğinde bulundu. Türk hükümetinin dış politikasının çöküşü, IŞİD’e verdikleri utanç verici destekle zirve yaptı.“

Türk devletinin IŞİD’e olan desteği kısmen gizli, kısmen aleni durumdadır: IŞİD 2014 yılında Musul’da bulunan Türk Konsolosluğunu işgal edip, 49 insanı 101 gün boyunca rehin olarak tuttuğunda, AKP hükümeti MİT ile beraber IŞİD ile gizli pazarlıklar yürüttü. O süreçte Ankara’daki hükümet emperyalistlerden bile gelen baskılara rağmen, IŞİD’e karşı net bir tutum almadı ve esas odağını Rojava’ya saldırmaya yöneltti. Rehinler serbest bırakıldığında ise, hükümet bu konu hakkında hiç bir detay sızdırmadı.

Suriye iç savaşı sırasında sınırda bulunan Hatay şehri, açıkça çetelerin ricat bölgesi olarak kullanıldı. Bu çeteler 11 Mayıs 2013 yılında Reyhanlı’da düzenledikleri bombalı saldırılar ile 52 kişiyi katletmiş, 100’den fazla insanı ise yaralamıştır. Bu sırada IŞİD taraftarları İstanbul’da sorunsuz bir şekilde dernek büroları açıp, yürüyüş bile düzenleyebiliyorlar.

İlk olarak Kasım 2013’te ve sonrasında Ocak 2014’te MİT’in 4 ayrı tırına gerçekleştirilen arama operasyonları doğrultusunda, Türk devletinin Suriye’deki örgütlere silah yardımı yaptığı ortaya atıldı. Özellikle sosyal medyada büyük yankı bulan bu haberin ardından, hükümet arama emri veren 5 Cumhuriyet Savcısını görevden aldı ve haklarında tutuklama kararı çıkarttı.
Geçen seçim sürecinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Kürtlerin IŞİD’e karşi aldığı askeri zaferlerin ardından agresif ve militarist bir retorik kullandı: “Tüm dünyaya sesleniyorum: Bedeli ne olursa olsun, Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye’nin güneyinde devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz.“ Bu karalama propagandası sadece Rojava’ya değil, HDP’ye karşı da yürütüldü. Başbakan Ahmet Davutoğlu ile beraber Erdoğan seçim mitinglerinde birçok kez HDP’yi alenen hedef gösterdi. Bunun sonucunda yüzlerce HDP bürosu saldırıya uğradı ve 5 Haziran’daki Diyarbakır mitinginde bombalama saldırısı meydana geldi. Suruç katliamı aynı şekilde AKP rejiminin bir ürünüdür ve önceki katliamlarla bağlantılıdır.

Bumerang etkisi

Türkiye rejimi hakkındaki daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi, AKP hükümetinin dış poltikasının iflası felaket sonuçlara sahiptir: “NATO üyesi ve ABD’nin stratejik ortaklarından birisi olan Türk devleti, Arap baharının ortaya çıkışı ile beraber bölgede ve özellikle Mısır’da „Türk modelini“ yayma çabalarına girişti. Bölgesel güç olma yolunda araç olarak kullanılan bu modeli neoliberal ılımlı islami partinin iktidarında parlamenter demokrasi olarak tanımlayabiliriz. Lakin bu konsept tamamen başarısızlığa uğradı ve Türk devleti dış politikada şu sıralar bilhassa Suriye, Mısır, Irak ve Libya’da düşmanca ilişkilere sahip.“ Bunun arka planında ise şöyle bir durum söz konusudur: „Türk burjuvazisi dış politikada Suriye ve Mısır’da çelişkili bir durumdadır: Muhalifleri destekleyerek kendi pazarını oluşturmak ve jeopolitik müttefikleri ile bölgesel bir güç olma çabasındaydı. Lakin Esad’ın düşürülmesi için gerekli olan ekonomik güce ve emperyalist devletlerin desteğine sahip değildi.“‘

Türk devleti HDP’nin yükselişini ve Rojava deneyimini büyük bir tehdit olarak algılıyor. Keza Kürt hareketi PKK 30 senedir milli güvenliğe karşı en büyük tehdit olarak görülmektedir. Her ne kadar PKK ve HDP Türkiye’de reformist bir çizgide olsalar da, Rojava’daki demokratik öz yönetim deneyimi Türk devletininin Suriye politikası ile çelişmekte. Bu sebeple Türk devleti için Rojava deneyiminin kaybetmesi esas gereksinimdir.

“Arap baharı“ sırasında Türk hükümeti ılımlı neoliberal islam modelini Mısır gibi ülkelere yaymak istedi. Fakat bu “ihracat“ başarısızlıkla sonuçlandı ve Türkiye’nin stratejik müttefiklerinden olan Müslüman Kardeşler karşı devrimci bir dalga sırasında bozguna uğratıldı.

Şimdi ise Türk devleti rejimin ekonomik ve politik konumundan ötürü büyük bir baskı altında bulunuyor. IŞİD’e verilen pragmatik destek, gerek Esad rejiminin yıkılmasını hızlandırmak gerekse Rojava’daki demokratik öz yönetimi parçalamak için oynanan büyük bir kumardı. Lakin bu kumarda kaybeden taraf olan Türk devleti büyük bir krizin eşiğinde bulunuyor. Her ne kadar AKP Uluslar arası arenada “IŞİD’in müttefiki“ olarak teşhirinden dolayı IŞİD’ten uzaklaşmaya çabalasa da, bu örgüt Türkiye’de çoktan gerekli maddi altyapısını oluşturmuş ve konsolide olmuş durumdadır.

Görevlerimiz

Artık burjuvazi tarafından dikte edilen barışın kanlı yüzünü görebime zamanı gelmiştir: Bu süreç Kürt hareketinin Türk devleti karşısında mutlak kapitülasyonu anlamına geliyor. Bu sebeple “barış sürecinin“ aktörleri arasında tekrar tekrar anlaşmazlıklar vuku bulup, süreç Türk devleti tarafından tek taraflı dondurulmuştur. Katliamlarda, ulusal baskıda, sömürüde ve zorunlu göçte esas sorumluluğu bulunan Türk burjuvazisi ve işgalci devlet ile “demokratik barış“ söz konusu olamaz. Barış sözleşmesi olsa bile, bundan sadece Kürt burjuvazisi yararlanacak ve Kürt halkının büyük bir kısmı baskı ve sömürüden kurtulamayacak.

IŞİD eşkiyaları sol örgütler, işçiler, Kürtler, Aleviler ve kadınlar için büyük bir tehlike arz ediyor. Son zamanlarda bu barbarların saldırıları artmış durumda. Kitlelerin güvenliği Türk hükümetinin umrunda değil. Suruç katliamını protesto etmek için birçok şehirde sokağa çıkan kitleler bile ağır polis saldırılarına maruz kaldılar. Bu koşullar altında IŞİD eşkiyalarının ve Türk devletinin baskılarına karşı işyerlerinde ve sokaklarda öz savunma komiteleri kurulması bir mecburiyettir.

Bizler Almanya’da ve Avrupa’da Kürt halkını kriminalize eden ve direnişlerini sekteye uğratan PKK yasağının kaldırılması, bütün politik tutuklularının serbest bırakılması, ilticacıların kabul edilmesi ve silah ihracatının durdurulması için mücadele etmeliyiz. Bu sebeple sendikalar ve sol örgütler Kürt halkıyla dayanışmaya geçerek kampanyalar ve yürüyüşler düzenlemelidirler.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.